fecriati

Ana Sayfa Profilim Arşiv

Hakkımda



Kategorilerim



Yazılarım

kendine gel!
Bir Damla Gözyaşı
Gönüllerin Gizledikleri
Nefreti aşmanın tek yolu var
Çocuk olmak...
En âlî hukuk, ana baba hakkıdır
Vefa neydi?
BİR SAATLİK ÖMRÜNÜZ KALSA?


Arkadaslarım

Blogcu Yardım


Bağlantılarım



Zıyaretcılerım

SAYAC VE CBOX KODUNU EKLEYINIZ



Bannerim


BANNER KODUNUZU EKLEYINIZ




Eglence









<

Vefa neydi?

VEFANIN ARTIK yalnızca İstanbul’da bir semt ismi olarak anıldığını söylüyordu birisi. Bunu o zamanlar pek de anladığım söylenemezdi. Ana ocağından bir kez bile ayrılmamış olan, yanısıra şefkatin ve vefanın en yüksek mertebede yaşandığı bir ortamda kalan birisi için bunu anlamak zordu hiç şüphesiz.

Hem, dışarıya dönük bir yaşantıya adapte olacağım bir arkadaş grubu da edinmemiştim üstelik. Onun için vefa dolu bir atmosferin dışında vefasızlığı ve bivefaları tanıma ve aralarındaki farkı ayırt etme imkânına sahip de değildim. Hâfa toprağında gizlenmiş nice duygumun anne suyuyla beslenmiş bir saksı çiçeğiydim anlayacağınız...

Şimdi aradan geçen bu kadar yıl sonra yüzleşmeler yaşıyorum yeni yeni; şefkate, vefaya dair. Hayallerimin tozpembe harçlarıyla ördüğüm kalelerimin çatırdadığını duyuyorum şimdilerde... “Yıkıntı duvarlar altında can çekişmektense" diyor yüreğim, “yalnızlığın akrep kuytularında gizlenmelisin belki de... Bilmiyor musun? Düşmanın oku değil ama, dostun gül atması yaralar insanı.”

Hak vermiyor değilim hani... Ama diyorum, pes etmemelisin bu kadar çabuk... Daha ne gördün ki? “Baş bir batman ağırlığı kaldırır da göz bir çapağa yenik düşer, anladın mı?” diyor. Bana “Haydi Allahaısmarladık” bile demeden böyle iki büklüm beni yarı yolda bırakan mevcudata bakar gözümün nurudur vefa. O da sönerse ben nasıl dayanırım? Mevcudatın zevaliyle kararan dünyasına, ancak vefanın nuruyla bakabilen ve dayanabilen yüreğime, ihanetin neden karalar bağlattığını şimdi daha iyi anlıyorum... Ve yeni bir günün sabahında araladığım kendi âlem aynamın kapısından bana görünenin, ademin kesif gölgeleri olduğunu…

O zaman daha bir hak veriyorum nazenin varlıkların azıcık tebessüm edip de der-akap yokluğa kalboluşuna. Mısır sümbülünün tazecik dişleriyle bahar nazeninlerini ciğerleri sızlayarak izleyen zamanın en garibinin, kendisine âdem ve zevâl arız olmayan Kelâm-ı Ezelîden başka birşeyi yanında bulundurmayışına da… Ya da başucuna serlevha ettiği o kelâm-ı kibarın sebebini...

Ey çağın garip güzeli! Yoksa sende mi ihanetin acı suyu kendisine içirilenlerdensin? O yüzden mi, garipliğine merhem olsun diye mi başucuna “Dost istersen Allah yeter” levhasını asmışsın?

Dost bildiklerinin vefasızlığıyla derbeder kırık bir kalp sahibi anlar bunu. Ne olur bana şimdi “En sağlam bir arkadaş, en civanmert bir yoldaş olmak vaktidir” deme… “Hılletin yamaçlarında bununla seyran edersin” deme. Şimdilerde buna takatim kalmadığını hissediyorum. Sanki “Bil ki, şu âlemin fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarâkat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir” nasihatine daha bir yakışıyor yüreğim. “Eyvah, aldandım.”

Oysa kalınası değildi dünya, bir uykuydu en tatlı yerinde bölünen… Dudağında firak türküleri mırıldanan, bir öpmekle batacak çiçek yüzlü dilberdi yalnızca rüyalarda… Der-âkap zevalle acılanan mülakatlardı kalbimi bağladıklarım, ne kedere, ne de meraka değmezdi. Biliyorum, ama neylersin ki ayrılık rüzgârlarıyla her gün bir dalı kırılan kalb ağacımı yeşertmek dostun gönül toprağında olur umudunu besledim hep. Yanılmışım… Bana “Hâlâ ölmemişsin, dimdiksin bak!” deme ne olur… Her parçasında gurbeti solukladığın katranından biliyorsun sen de: Ağaçlar ayakta ölür!

Sana söylüyorum sevgili yüreğim! Büsbütün ümitsizliğe duçar olmak da yakışmaz sana. Eşyanın beni kendine meftun eden o mecazî hüsünlerini bir ebedî güzellik sahibinden aldıklarını, her daim zeval ve firak çalkantılarına rağmen sönmeyen güzellik hakikatinden farkeden sana yakışmaz bu…

Bırak artık “Ben nerede yanlış yaptım?” deyip sızlanmayı… Sızlanmaya en lâyık sen olmalısın belki de; çehresini zeval tarafına dönmüş mevcudatta sonsuzun izlerini arayan sen… Bir sen ağlamalısın yalnızca, bir sonrasını terkedişlerin izlediği yalancı gülücüklerin rağmına…

Bir senin feryadın çıkmalı göklere, kendinin bildiğin eşya, elinden evladı alınmış bir annenin feryadına dönüşür çünkü, elinden alınıverince bir tek senin…

Ve ışığıyla günü güzelleştiren nazlı güneşin güleç yüzünü bir daha gülmemecesine astığı, çehresinde celâl kokan yalçın dağların heybetini kendinden almadıklarını gösterdikleri bir acz serabına döndükleri, dudağına Rabbinin ismi, diline sevginin gölgesi düşmeden toprağın ve itilmişliğin kuraklığı değen minicik kızlara, “Şefkat beklediğiniz ellerle sizi toprağa gömdüren neydi?” diye sorduklarında.

Ve güzel insanlar güzel atlara binip vefa yurduna gittiklerinde bir tek sen ümitvar olmalısın. Çünkü ihanetin yetim bıraktığı kalpleri atının terkisinde vefa diyarına uçuracak yiğit, Rabbinin kendisini yetim bulup da barındırdığı o yetimler yetiminden gayrı kimdi?

Osman Sertuğ Çalışkan

selam ve dua ile Cumamız da akıbetimizde hayr'ola duada buluşalım gönül dostlarım Kırmızı gül

 

Tarih: 23:57, 28/6/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

BİR SAATLİK ÖMRÜNÜZ KALSA?

 

 

Bir saatlik ömrünüz kalsa?..

Gazetede bütün televizyonlar açık.

Herkes Yaşar Büyükanıt’ın konuşmasını bekliyor.

Yapılacak bütün işler, yazılacak yazılar ertelenmiş; editörler önlerine gelen haberlere göz ucuyla bakıp bir kenara bırakıyor. Hele bir Büyükanıt konuşsun da sonra bakarız tavrındalar.

Tipik Türkiye!

Tam bir teyakkuz hali!

İtiraf ediyorum: Şunca yıllık basın hayatımda hiçbir siyasinin veya uluslararası önemde bir şahsiyetin konuşmasına, hatta doğal afetler sırasında yapılan açıklamalara bile böyle dikkatle odaklanıldığına tanık olmadım.

Bense odamdaki televizyondan yükselen Bülent Arınç’ın hipnotik sesinin etkisine kapılıp uyumak üzereyim ki...

Genç bir arkadaş odamın kapısında beliriyor.

Laflıyoruz. Yakın bir tanıdığının hastalığına geliyor konu.

“Doktorlar altı ay veriyorlar” diyor. Gözlerinden hüzün bulutu geçiyor.

Sonra “bunu bilse ne yapardı sence?” diye soruyor.

Ardından aynı gözlerde birdenbire pırıltılar beliriyor:
“Ben olsam tatile çıkar, dünyayı gezerdim!”

“E, ne olacak? Gezdiği dünyayı yanında mı götürecek?” diyorum ama galiba sorumdaki ironi dikkatini çekmiyor.

O gittikten sonra başka şeylerle ilgileniyorum. Ölüm fikriyle sarılışıp kucaklaşıyorum arada. Ve Genelkurmay Başkanı konuşmaya başlamış, epey sonra fark ediyorum.

***


Ne gariptir! Bin yıllık bayatlıkta görünen ama aslında alabildiğine modern “şu kadar ay ömrünüz kaldığını öğrenseniz ne yaparsınız?” sorusu hep revaçta, hep heyecan verici.

Bana asıl garip gelen ise cevaplar.

Çünkü çoğunluk bu soruyu ölüm ve hayatla bir yüzleşme fırsatı olarak değerlendirmez.

Tersine, bastırdığı arzularını ve yaşadığı hayattan gelen can sıkıntısını ortaya döker.

Dahası, bütün o cevaplarda gündelik harala gürelenin bizi “varoluş” gerçeği karşısında nasıl sığ bir noktaya savurduğu şıp diye ortaya çıkıverir.

Radyo programlarında, arkadaş sohbetlerinde, internet forumlarında bu soruya verilen cevap, büyük oranda “tatile çıkarım, dünyayı gezerim”dir.

Kimse birbirine “madem o kadar önemli dünya gezisi, neden şimdi çıkmıyorsun?” diye sormaz.

Ne sanıyoruz biz tatili?

Kaçmak mı?

Tamam kaçalım ama olsa olsa gündelik hayatımızdan kaçmaktır bu!

Ölümden kaçılır mı?

***


İnternetteki gençlik sitelerine bakıyorum; bu tür soruşturmalara cevap verenlerin biri bile “yakınlarımı tek tek arar, haklarını helal etmelerini isterim” demiyor mesela!

“Bir yanlış yaptıysam, beni affetmeleri için kapılarını çalarım, kavga ettiklerim arasında bunun için üzüldüklerim varsa barışırım” diyen çıkmıyor.

Tek bir kişi bile!

Pes doğrusu!

Biliyorum ama yine de şaşırıyorum.

Dedelerimizin, büyükannelerimizin manevi ikliminden ne hızlı biçimde uzaklaşıyoruz!

Nasıl da hayatımıza sokakta bulmuş gibi davranıyoruz!

Ya ölüme altı ay kala bile hayatımızı bir tür “rant kapısı” gibi değerlendirmemize ne demeli!

“Oturup beklerim ve bu bekleyişimin acısız geçmesinden başkaca dileğim olmaz” diyen bir “modern” bile yok bu soruşturmalara cevap verenler arasında!

***


Bir zamanlar Met-Üst böyle soruşturmalar ve cevaplarla dalgasını geçmişti.

“Üç aylık ömrüm kalsa, ne kadar on sekiz aylık taksitli alışveriş kampanyası varsa hepsine katılırım” diye yazmıştı, hatırlıyorum.

Ama bu sabah internetteki bir gençlik sitesinde malum sorunun çok can alıcı biçimde sorulduğunu gördüm.

“Bir saatlik ömrünüz kaldığını bilseniz, ne yapardınız?”

Hah! Hadi bakalım!

Ne tatile çıkmaya, ne dünya seyahati yapmaya, ne de öyle uzun boylu başka bir şeye imkân var!

Yani uyduruk kaydırık gevezeliklere, oyalama-boyalamacalara bile imkân tanımıyor bu soru.

Cevaplar nasıldı peki, diye merak ediyorsanız... Müthiş bir kararsızlık, bocalama, şapşallaşma hakimdi hepsine.

Bakın buna şaşırmadım işte!

   Haşmet Babaoğlu'nun köşe yazısı           

 

Tarih: 00:19, 4/3/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı
<- Son Sayfa ->



BLOG DESİNG BY


Feedjit Live Blog Stats